BİR DENİZ YILDIZI HİKAYESİ

DENİZ YILDIZI HİKAYESİ

Adamın biri sabaha karşı okyanus sahilinde,
güneşin doğuşunun keyfini çıkarmak için sahile inmiş.
Uzakta sahilde birini görür.
Biraz yaklaştığında sahile vuran deniz yıldızlarını okyanusa atan bir çocuk olduğunu fark eder.
Çocuğa yaklaşarak sorar:
-Deniz yıldızlarını neden okyanusa atıyorsun?
Çocuk der ki:
– Güneş yükseldi mi, sular çekiliyor.
Onları suya atmazsam susuzluktan ölecekler.
Adam devam eder:
– Ne fark edecek ki? Sahil kilometrelerce uzanıyor ve binlerce deniz yıldızı var, hangi birini atacaksın.
Çocuk, adamı dinledikten sonra bir deniz yıldınızı daha okyanusa fırlatır ve cevap verir:
– Bu Bir deniz yıldızı için fark etti. Birlikte yaparsak daha çok deniz yıldızı kurtarabiliriz. der.
Adam, çocuğun yalnızca okyanus manzarasının keyfini çıkarmaya gelmeyip hayata anlam katmak istediğini anlar.
ve ona katılarak bütün sabahı okyanusa deniz yıldızı atarak geçirir.

Reklamlar

EŞİ AÇKEN TOK YATAN BİZDEN MİDİR?

EŞİ AÇKEN TOK YATAN BİZDEN MİDİR?
Bir gün Nasrettin Hoca’nın canı ciğer istemiş.

Kasaptan iki kilo ciğer alıp evine götürmüş.
– Akşama güzelce pişir bunları,ben dönünce birlikte yiyelim demiş hanımına.
Ne var ki o gün eve hanımın komşuları misafirliğe gelmiş.
Hocanın karısı ciğeri pişirip hep birlikte yemişler.
Akşamda bir gün öncesinden kalan bulgur pilavını  Hoca’nın önüne koymuş

– Ciğer nerede demiş Hoca. Kadın doğruyu söyleyeceğine bir yalan kıvırmış.
– Kedi yedi, demiş.
– Getir şu kediyi bakalım demiş Hoca. Sonra teraziyi çıkartıp kediyi tartmış. Bakmışlar ki tam iki kilo geliyor. Hoca hanımına sormuş:
– Peki hanım demiş, kedi bu ise bizim ciğer nerede?
Ciğer buysa kedi nereye gitti?hoca
Hanımı biraz mahcup..
A hoca sen hep Komşusu açken tok yatan bizden değildir. diye anlatmıyor musun.
Evet hanım anlatırım.
E işte komşular misafirliğe aç gelmişler bende doyurdum. Korkumdan söyleyemedim. Kediyi bahane ettim.
Peki Hanım Hanım bir tabakta bana ayırsaydın olmaz mıydı?
Şimdi bana söyle bakalım ” Kendi tokken eşi aç yatan bizden midir”?  Hanım!

Çarık

    Timur bir gün Nasrettin Hocayı hamamda yoldaşlık etsin diye yanına çağırır.
Yolda hem giderler hem Hoşbeş ederlerken Timur, Hoca’ya sorar:
“Hoca, ben köle olsam bana kaç para değer biçerler?”
Hoca cevap verir;
“Ben bu işin tellalı değilim ama sanırım 15 akçe ederdin!”
Bu laf üstüne Timur çok sinirlenir:
“Hoca” der “Senin dediğini kulağın duyuyor mu? Sadece çarıklarım 15 akçe eder be!”
Hoca hiç istifini bozmadan:
“Ben de zaten çarıklarına değer biçtim.” der.

Simurg

  Simurg mitosundan, yani diğer adıyla Zümrüd-ü Anka kuşundan Pers mitolojisi diğer Doğu mitoloji ve efsanelerinde de bahsedilmektedir. Türk mitolojisinde ‘Tuğrul kuşu’ olarak da bilinir. Bu kuşun öleceği zaman, bir tür ateş olup kendi kendini yaktığı ve kendisinden yeniden doğduğu söylentiler arasındadır.

  Mistik kuş Simurg, Fars sanatında kuş şeklinde, kanatlı dev bir yaratık olarak resmedilmiştir. İran efsanesine göre, bu kuş o kadar yaşlıdır ki dünyanın yıkılışına üç kez tanık olmuştur. Bir antik İran tanımında ise, kendisini alevler kaplayana kadar 1700 yıl yaşadığından, ölümsüz olduğundan ve Bilgi Ağacı’nda bir yuvası olduğundan bahsedilmiştir. Sasani Persler Simurg’un yere bereket bahşedeceğine ve dünya ile göğün arasındaki birliği sağlayacağına inanırlardı. Simurg’un tüylerinin bakır renginde olduğu söylenmiştir. Onun iyilik sever bir doğası olduğu ve kanatlarının bir dokunuşunun her türlü hastalık veya yarayı tedavi edeceğine inanılırdı.

  Efsaneye göre kuşların hükümdarı olan Zümrüd-ü Anka, Bilgi Ağacı’nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş

  Kuşlar Simurg’a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürlermiş. Ama içlerinden onu gören olmamış. Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. Onun var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip, yolunda gitmeyen şeyler için yardım istemeye karar vermişler.

  Kaf dağına varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş, Bu vadilerin her biri bir diğerinden daha çetinmiş. Birincisi; İSTEK, ikincisi; AŞK, üçüncüsü; MARİFET, dördüncüsü; İSTİSNA, beşincisi; TEVHİD, altıncısı; ŞAŞKINLIK ve yedincisi ; YOKOLUŞ vadileriymiş.

  ‘Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış.’

zümrüd’ü anka ve kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş. Önce ‘Aşk Denizi’nden geçmişler sonra ‘Ayrılık Vadisi’nden’ uçmuşlar. ‘Hırs Ovası’nı aşıp, ‘Kıskançlık Gölü’ne’ sapmışlar. Kuşların kimisi ‘Aşk Denizi’ne’ dalmış, kimisi ‘Ayrılık Vadisinde’ kopmuş sürüden. Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi kıskanıp batmış göle.

Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp; Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış); Kartal yükseklerdeki krallığını bırakamamış; Baykuş yıkıntılarını; Balıkçıl kuşu bataklığını özlemiş…

Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: Farsça ‘si’, ‘otuz’ demektir. ‘Murg’ ise ‘kuş’.

  Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi ‘Şaşkınlık’ ve sonuncusu Yedinci Vadi olan ‘Yok oluş Vadisinde’ bütün kuşlar umutlarını yitirmiş. Kaf Dağı’na vardıklarında geriye sadece otuz kuş kalmış. Simurg’un yuvasını bulunca öğrenmişler ki ‘Simurg – otuz kuş’ demekmiş. Onların her biri birer Simurg’muş. 30 kuş anlar ki aradıkları kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.

11. KRİPTONİT

11. KRİPTONİT;

Bilinen filmlerden bir sahne şöyledir. Süper kahramanımız X gezegeninden gelmiştir. Kahramanın rakipleri ise X gezegeninden getirdikleri yeşil renkli kristal Kriptonit maddesini gösterdiklerinde Süper kahramanımız yerlerde sürünmeye başlar. Üzücü bir durum koca kahraman kendi memleketinden gelen bir taş parçası yüzünden mücadele edemez bir hal alır. Kıssadan hisse Rakipler insanın en zayıf yönlerine saldırmaz mı? Örneğin en sevdiği şeyleri koz olarak kullanır. Sevmedikleri şeyleri koz olarak kullanır. Ekranda yıldız olan insanların geçmiş yaşantıları önem kazanır, bol bol dideklenir. Büyükler yakınlarını hayırlı bir gelecek hazırlamak ister, koruyup kollamak tabi aşarı ilgi bazen şımartır. Dengeyi önemli aşırı dengeli bir sistem çok küçük bir dengesizlikle sarsılmaz mı?
Acaba hayatımızda enerjimizi boşa harcamamıza neler sebep olmaktadır. Örneğin eleştirilme, alay edilme korkusu ile çok az veya hiç konuşmamak, heyecanlanmak, yanlış yapmaktan korkmak hiçbir şey yapamamak. Eee daha başka neler olabilir? Kendi kendine gülebilmeli insan ve haline şükretmeli.
Çare Mona Lisa gibi hafifçe gülümsemek. Bismillah deyip başlamak. Engelleri iterek, çekerek veya döndürerek uzaklaştırmak gerekir. Siz hiç engelli koşu izlediniz mi? Evet koşucular engellerin üzerinden sıçrayarak geçiyorlar. Hayatta öyle değimli bir sürü engel var tabi bazı engelleri aşmak mümkün değil bunları kabullenmek gerek. Ama hiç denemeden vazgeçtiğimizi. Bazen kapı kapılıdır diye nice kilitsiz kapıyı bile açmayı denemedik. Mevlana ne diyor. “Ey evlat gönül kapısı içerden açılır diye.” Pek çok engel yüzünden hayallerimize yaklaşmıyoruz bile. İnsanlar engel görünce sinirlenir. Sinirlenmek bazen faydalı olsa da insanın yanlış düşünmesine ve enerji kaybetmesine sebep olur. Öyle insanlar var ki başkaları sinir olsun diye yapmadılar makaralık kalmaz. Friedrich Engels; “İnsanlar yaşadıkları gibi düşünürler.” Der. Aslında yaşantımızı şekillendiren de düşüncelerimiz değil mi? Çok zor bir iştir düşünceleri değiştirebilmek. Eğer ki düşüncelerimizi değiştirebilirsek yaşantımızı da değiştirebiliriz. Eylemsiz bir düşünce fikirlerin ölüp gitmesine sebep olur. Brus Lie ne diyor. “Çok düşünmek insanları yavaşlatır, hareketsiz kılar.” Hani şu akıl hastalıkları hastanesinde Düşünen adam heykeli var ya. Neden öyle duruyor çünkü çok düşünüyor. Korkuları onu hareket etmesine mani oluyor. Çok küçük şeyler bile kafasında öyle büyür ve o kadar çok meşgul eder ki temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz bir duruma gelir.
Bazen çok küçük şeylerden büyük manalar çıkarmak akıl hastalığının bir belirtisi olabileceği gibi, büyük olaylara da hiçbir anlam vermemek duyarsızlaşmanın göstergesi sayılabilir. Birileri gelip bize çatıyor mu? Selametle diyelim, Selamet le size.
Merhametli insanlar hem kendilerinin hem başkaların zarar görmesini pek istemezler. O yüzden yanlış yapmaktan korkarlar. Bazen hiçbir şey yapamazlar. Bir şeyler yapmak istiyorsanız önce düşündüklerinizi yazınız. Bu da bir eylem planı olur. Yanlışları düzeltmek kolay olmadığı için öncelikle doğru olanı öğrenmek önemlidir. Dünya sahtekârlarla dolu olduğu gibi cesur, yiğit, yürekli, dürüst, mert, temiz yardımsever insanlarda mevcuttur.
Deprem yerkürede birikmiş enerjilerin boşalmasını sağlar. Kendi enerjimiz bir şekilde aktarmalıyız. İnsan kendi kendisinin ilacı olmalı. Hem bir ömür boyu ilaç kullanmak istemeyiz değil mi. Şimdi biraz mola gezmek için, konuşmak için çay kahve içmek için sizi ne mutlu ediyorsa o nu çizin resimlerinizde. Dolabınızdaki En güzel elbisenizi giyiniz, en sona en beğenmediğiniz kalsın. Hikâyenizde prenses, külkedisi veya uyuyan güzel olmak kendi elinizde. Alaattin’in sihirli lambasındaki cin gibi istediklerimiz aşırıya kaçmadan yapabilmeliyiz şu hatta. En büyük kölelik özgür olduğun farkında olmamaktır. Hazır mıyız değişmeye? Değişim geleceğe yatırımdır.

KEDİ BUYSA ET NEREDE? ET BUYSA KEDİ NEREDE?

Nasreddin Hocanın canı bir gün et yemeği ister. Kasaba gidip iki kilo et alır, eve götürür. Hanımına akşama et yemeği pişir diye de tembih eder. Hocanın karısı, yemeği pişirirken komşuları çıkagelir. Misafire ikram edecek başka şeyi olmadığından pişirdiği yemeği, komşularına ikram eder. Akşam olup da evine yorgun argın dönen Hoca, et yemeğinin özlemiyle sofraya kurulur. Biraz sonra karısı Hocanın önüne bir tabak bulgur aşı koyar. Hoca kızar:

– Hatun, hani bizim et yemeği? Karısı misafire ikram ettiğini söylemeye cesaret edemez.
-Hiç sorma efendi! Senin gönderdiğin eti kedi yedi, der. Hoca sofradan aniden kalkıverir.
Bir karısına bir kediye bakar.
– Hatun, gerçekten eti bu bizim kedi mi ?hoca
yedi? diye sorar. Karısı:
– Evet Efendi! Bu utanmaz kedi yedi, der.
Hoca;
-“Şimdi anlarız kimin yediğini” der.
Hoca, koşarak el terazisini getirir. Kediyi yakalar terazinin bir kefesine koyar diğer kefesinede kiloları koyar. Hoca karısına bakarak:
– Bak hatun! Şu gördüğün bizim kedi tam iki kilo geldi. Aldığım et de iki kiloydu. Bu tarttığım kedi ise, et nerede? yok bu tarttığım et ise, kedi nerede?! Diye sorar.

Eşek Gibi Çalışanlar At Gibi Asil Duramazlar!

Çocukken filmlerde ayağı kırılan atını vuran kovboya kızar, tedavi etseler iyileşmez mi ayağı kaynaşıp faydalı olmaz mı diye biraz acıma biraz öfke olmak üzere bir duygu yoğunluğu yaşardım. Haberler programlarını açtığımızda iyi haberlerden çok kötü haberlerle karşılaşıyoruz. Kısaca iyi işler anlaşılan pek haber değeri taşımıyor. Yanlışlar doğrulardan daha çok dikkat çektiği bir gerçektir. Sahadan Kaçan top pek isteksizce beklenir. Günümüzde insanları değiştirmek kolay olmadığı gibi yorucu işler istek azalmasına sebep olmaktadır. İnsan kaybettiklerine üzülür hele kayıp yakınlarında ve sevdikleri arasından olmuşsa üzüntüsü daha çok artar. Bazen yanımızda elimizde olanların kıymetini bilmeyiz onları kaybetmeden sağlık gibi.
Evet günümüzde bir futbol topunun peşinden koşan milyonlarca insan olmasına karşın güzel fikirlerin peşinden koşan çok az insan görmekteyiz.

Blog sayfalarımı ziyaret eden tüm misafirlere teşekkür ederim. Yazarak duygu ve düşünceleri mi aktarmaya, paylaşmaya çalışıyorum. Yorum ve önerileriniz bekliyorum.